
Bir Ülkenin Toprakları Deniz Altında Kalırsa Devletine Ne Olur?
Çevre & İklim
İlk yayın :
21 Ekim 2026
Deniz seviyesinin yükselmesi, bazı ada ülkeleri için evlerin ve yolların su altında kalmasından daha büyük sorunları beraberinde getiriyor. Toprağı suyun altında kalan bir ülke devlet olarak varlığını sürdürebilir mi? Halkı başka ülkelere taşınmak zorunda kalırsa devletin denizlerdeki hakları ne olur? BM üyeliği devam eder mi?
BM üyesi ülkeler bu sorulara ortak bir yanıt getirmek amacıyla ilk Deniz Seviyesinin Yükselmesi Bildirisi üzerinde uzlaştı. 24 Eylül 2026’daki üst düzey toplantıda onaylanan bildiri, 12 Ekim’de BM Genel Kurulunda kabul edildi. Metin, deniz seviyesi yükselirken devletlerin varlığının ve deniz yetki alanlarının korunmasına ilişkin ortak yaklaşımı ortaya koyuyor. Peki bu bildiri, topraklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya olan ülkeler için ne anlama geliyor?
Kıyılar Değişince Ülkelerin Hakları da Değişir mi?
Bir ülkenin denizlerdeki haklarını belirlerken kıyı çizgisi temel alınıyor. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre ülkeler, kıyılarından itibaren belirlenen esas hatlardan en fazla 200 deniz miline kadar uzanabilen münhasır ekonomik bölgede egemen haklara sahip. Bu haklar arasında balıkçılık, doğal kaynakların araştırılması, işletilmesi ve korunması yer alıyor. Fakat bu bölgedeki haklar, kara toprakları üzerindeki tam egemenlikle aynı anlama gelmiyor.
Peki deniz seviyesi yükseldiğinde ülkelerin denizlerde hak sahibi olduğu alanlar da küçülür mü? Küçük ada ülkeleri, iklim değişikliği nedeniyle toprak kaybetseler bile balıkçılık ve doğal kaynaklar üzerindeki haklarını korumak istiyor. Bildiri, uluslararası hukuka uygun şekilde belirlenmiş deniz yetki alanlarının, kıyılar değişse bile korunması gerektiğini vurguluyor.
Tartışma yalnızca denizlerdeki haklarla sınırlı değil. Bir ülkenin topraklarının su altında kalması, devlet olarak varlığının kendiliğinden sona ermesi anlamına gelmiyor. Bildiride, bu ülkelerin egemenliklerinin ve BM üyeliklerinin devam etmesi gerektiği de belirtiliyor.
Tehlike, Adaların Tamamen Su Altında Kalmasından Önce Başlıyor
Dünya Meteoroloji Örgütünün 2025 Küresel İklim Durumu raporuna göre, küresel ortalama deniz seviyesi 1993-2011 döneminde yılda 2,65 milimetre yükseldi. 2012-2025 döneminde bu hız yılda 4,75 milimetreye çıktı. Denizlerin yükselmesinde hem ısınan suyun genleşmesi hem de karalardaki buz kaybı etkili oluyor.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCC) göre 2100’e kadar beklenen küresel ortalama yükseliş, çok düşük emisyon senaryosunda 28-55 santimetre, çok yüksek emisyon senaryosunda 63-101 santimetre aralığında. Tahminler, 1995-2014 ortalamasına göre hesaplanıyor. Yükselişin miktarı bölgelere göre değişebiliyor.
Adalar için risk, topraklar tamamen su altında kalmadan önce, yüksek gelgit kaynaklı su baskınlarının sıklaşmasıyla başlıyor. NASA’nın 2024’te yayımladığı Pasifik adaları analizinde, Tuvalu’nun yılda beş günden az yüksek gelgit kaynaklı su baskını yaşayan bazı bölgelerinde, 2050’li yıllarda bu sayının ortalama 25 güne çıkabileceği hesaplandı. Kiribati’nin benzer bölgelerinde yıllık ortalamanın 65 güne ulaşması bekleniyor.
Bildiri Neyi Güvenceye Alıyor, Hangi Sorunlar Sürüyor?
Bildiri, küçük ada ülkelerinin uzun süredir savunduğu hakların uluslararası düzeyde daha geniş kabul görmesini sağlıyor. Fakat BM Genel Kurulu kararları, bütçeye ilişkin belirli kararlar dışında, üye devletler açısından hukuken bağlayıcı değil. Dolayısıyla bildiri, deniz seviyesinin yükselmesiyle ortaya çıkan bütün hukuki sorunları çözen yeni bir uluslararası antlaşma niteliği taşımıyor.
Ülkelerin bildiriye destek vermesi, metni bütünüyle yeterli buldukları anlamına da gelmiyor. 12 Ekim toplantısında Avrupa Birliği adına yapılan açıklamada, bildirinin insan kaynaklı iklim değişikliği ile deniz seviyesinin yükselmesi arasındaki nedensel ilişkiyi açıkça kurmaması eleştirildi.
Türkiye de bildirinin kabulünü destekledi fakat deniz yetki alanlarına ilişkin bir noktaya itiraz etti. Bildirinin 20. paragrafında, deniz seviyesi yükselse ve kıyı çizgileri değişse bile daha önce belirlenmiş deniz yetki alanlarının korunabileceğini belirtiliyor. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne taraf olmayan Türkiye, bu yaklaşımın bütün devletler için geçerli, yerleşik bir uluslararası hukuk kuralı olduğunu kabul etmediğini ve bildirinin Türkiye'nin deniz yetki alanlarına ilişkin mevcut haklarını ve hukuki görüşlerini değiştirmediğini açıkladı.
AOSIS'in açıklamasında vurguladığı bir diğer konu, iklim değişikliğine uyum için daha fazla ve erişilebilir finansman sağlanması. Bildiri, toprak kaybına rağmen devletlerin varlığını ve denizlerdeki haklarını korumaya yönelik ortak bir yaklaşım ortaya koyuyor. Fakat bu ülkelerde yaşamın sürdürülebilmesi için kıyı koruma yatırımlarına, finansmana ve deniz seviyesindeki yükselişi uzun vadede sınırlandıracak emisyon azaltımlarına ihtiyaç var.
İLGİNİ ÇEKEBİLİR
Doğu Akdeniz'de Deniz Sınırları Neden Tartışmalı?
Videonun Gösteriler Sırasında Yanan Eyfel Kulesi’ni Gösterdiği İddiası Doğru mu?
Avrupa Sokakta: Neyi Protesto Ediyorlar?
Görsel Atatürk'ün Karaköy'de Genelev Açılışına Katıldığını mı Gösteriyor?
NASA Astronotunu Gösteren Video Gerçek mi?
Atatürk Döneminde Mekke ve Medine Fotoğrafları Yasaklandı mı?
Türkiye'nin Enerji Güvenliğini Rüzgar ve Güneş Artırıyor
İstanbul'da Kaç Toplanma Alanı Var?
Atatürk’ün Salih Bozok’a Latife Hanım’dan ve Aşk Hayatından Söz Ettiği Belge Gerçek mi?
Gazze'de Üç Yılın Ardından Ne Kaldı?