Yazar:
Gül Hür
Geride bıraktığımız her yılın sonunda, o yılın gündemini, öne çıkan başlıklarını ve bunların küresel etkilerini değerlendirmek görece kolaydır. Asıl zor olan ise önümüzdeki yıl dünyayı nelerin beklediğini kestirmektir. Buna rağmen küresel gündemin genel yönüne, süren siyasi, ekonomik ve toplumsal tartışmalara bakarak yeni yıla dair bir çerçeve çizmeye çalışan yazılar uzun süredir önemli medya kuruluşlarında yer buluyor. The Economist, Financial Times, Bloomberg, Le Monde ve Der Spiegel gibi yayınlarda bu tür değerlendirmeler artık bir gelenek haline gelmiş durumda. Bu metinler genelde “gelecek öngörüleri”, “trend analizi” ya da daha editoryal bir dille “dünya nereye gidiyor?” yazıları olarak anılıyor ve çoğunlukla yıl sonuna doğru ya da yeni yıla girerken yayımlanıyor. Çünkü okurlar bu dönemlerde tekil haberlerin ötesine geçip büyük resmi görmek istiyor. Bu yazı türü özellikle Soğuk Savaş sonrasında, dünyanın daha karmaşık ve öngörülmesi zor bir yapıya bürünmesiyle birlikte 1990’lardan itibaren daha görünür hale geldi. Tek bir ana hikayenin olmadığı dönemlerde okur, olup biteni anlamlandırmak için yön duygusuna, yani bir navigasyona, daha fazla ihtiyaç duyuyor. 
2026’ya girerken dünya ne net bir kriz döneminde ne de açık bir toparlanma evresinde. Savaşlar sürüyor ama barış ihtimali de masada, ekonomi kırılgan ama büyük bir çöküş de yaşanmıyor, iklim hedefleri kaçıyor ama dönüşüm devam ediyor. Bu tür yazılar okura geleceğe dair kesin tahminler sunmaktan çok, önümüzdeki yıl hangi başlıkların gündemden düşmeyeceğini gösteriyor. 2026 özelinde ise kamuoyuna, belirsizlikle nasıl baş edileceğine dair bir çerçeve sunuyor. 
The Economist’te yayımlanan “The World Ahead” (Önümüzdeki Dünya) serisi bu anlamda yerleşik ve gelenekselleşmiş bir örnek. 1986’dan bu yana neredeyse her yıl düzenli olarak yayımlanan bu özel sayı, genellikle editörler, kıdemli yazarlar ile dış politika ve ekonomi uzmanlarının katkılarıyla hazırlanıyor. 2026 trendlerini ise The Economist'in internet sitesinin, uygulamalarının ve dijital platformunun baş editörü olan Tom Standage kaleme almış. İşte Tom Standage’ın gözünden 2026’da değişmeyecek gündem maddeleri:
Küresel Siyasette Belirsizlik Dönemi
Küresel siyaset tablosunun merkezinde Donald Trump var. Trump’ın başkanlık görevine başlamasıyla birlikte ABD iç siyasetinde yerleşik normlar zorlanırken, dış politikada ticaret alanında tarifeler ve baskı araçları öne çıkıyor; diplomasi ise büyük stratejilerden ziyade anlık pazarlıklar üzerinden yürütülüyor. Bu durum yalnızca Washington’u değil, Avrupa’yı da doğrudan etkiliyor. Avrupa’nın savunma harcamalarını artırma baskısı artarken, ABD ile mesafeyi koruma çabası işleri daha zor hale getiriyor. 
Bu belirsizlik ortamı, savaş ve barış arasındaki sınırın giderek silikleştiği bir dünyayla birleşiyor. Gazze’de kırılgan bir sükunet ihtimali konuşulsa da Ukrayna başta olmak üzere birçok çatışma düşük yoğunlukla sürüyor. Standage, siber saldırılar, uzay, denizaltı altyapıları ve gri alan provokasyonlarının daha fazla öne çıkacağına dikkat çekiyor. Sonuç, ne açık bir savaş hali ne de gerçek bir barış. Onun yerine, sürekli tetikte olma duygusunun normalleştiği küresel bir iklim. 
Avrupa bu tabloda en zor dengeyi kurmaya çalışan aktörlerden biri. Güvenlik kaygıları savunma harcamalarını zorunlu kılarken ekonomik büyüme ihtiyacı ve bütçe açıkları aynı anda yönetilmeye çalışılıyor. Standage’a göre bu yük, kemer sıkma politikalarının siyasi maliyetini artırabilir ve daha sert söylemleri besleyebilir. Savunmaya yapılan harcamalar büyümeyi bir miktar destekleyebilir ama bu etki Avrupa’nın yapısal sorunlarını tek başına çözmeye yetmeyebilir. 
Çin ise bu karmaşık ortamda kendi sorunlarına rağmen fırsat kollayan bir aktör olarak öne çıkıyor. Yavaşlayan büyüme ve deflasyona rağmen, “America First” yaklaşımının yarattığı boşlukları özellikle küresel güneyde ticaret ve diplomasiyle doldurmaya çalışıyor. Standage, Çin’in ABD ile ilişkilerde büyük bir cepheleşmeden kaçınıp, daha çok sınırlı ve taktik pazarlıklara dayalı bir çizgi izlemek istediğini vurguluyor. Böylece küresel siyaset, keskin bloklardan çok, kırılgan ve geçici dengeler üzerinden ilerliyor.
Küresel Ekonomi Ne Kadar Sağlam Kalacak?
Tom Standage’ın 2026 çerçevesinde ekonomik tabloyu özetlerken en çok vurguladığı iki unsur, dayanıklılık ve kırılganlık arasındaki gerilim. Standage, ABD ekonomisinin Trump’ın tarifelerine rağmen beklenenden daha dirençli olduğunu ama bu direncin küresel büyümeye olumsuz yansıdığını belirtmiş. Öte yandan zengin ülkelerin harcamalarını gelirlerinin ötesinde sürdürmesi, tahvil piyasalarında olası bir krize işaret edebilir. Bu durum, kamu borçlarının yüksek olmasının yanında politika yapıcıların Fed gibi kurumlar üzerindeki siyasi baskıları artırma potansiyeli ile birleştiğinde piyasaları daha kırılgan hale getiriyor. Dolayısıyla ani bir çöküşten çok uzun süredir ertelenen yapısal risklerin görünür hale gelme ihtimali ön planda.

Yapay Zeka: Dönüşüm mü, Risk mi?
2026’da yapay zeka, yalnızca teknolojik bir yenilik değil, küresel ekonominin gidişatını etkileyen başlıca unsurlardan biri haline geliyor. ABD’de yapay zeka altyapısına yapılan yoğun yatırımlar, ekonomideki yavaşlamayı geçici olarak perdeleyebilir ama bu yatırımların kısa vadede net verimlilik artışı üretip üretmeyeceği belirsizliğini koruyor. Bu nedenle bazı analistler, yapay zekanın demiryolları, elektrik ya da internet gibi alanlarda önce büyük beklentiler yaratıp ardından sert düzeltmeler yaşayan teknolojik dönüşümlerle benzer bir yol izleyebileceğini söylüyor. 

Tartışmanın bir diğer boyutu ise istihdam: Özellikle beyaz yakalı ve yeni mezun işler üzerindeki baskının artabileceği endişesi yaygınlaşıyor. Bu kaygı OECD ve IMF gibi kurumların da yapay zekanın işgücü piyasasında ciddi bir yeniden dağılıma yol açabileceğine işaret eden analizleriyle paralellik gösteriyor. Bu çerçevede yapay zeka, 2026’da hem büyüme vaadi hem de yeni bir ekonomik kırılganlık kaynağı olarak aynı anda tartışılmaya devam edecek.
İklimden Bedene: Dönüşüm Gündelik Hayata İniyor
2026’da iklim ve teknoloji tartışmaları, soyut hedeflerin ötesine geçerek gündelik hayatın bir parçası haline geliyor. Küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefi artık gerçekçi görünmese de emisyonların zirveye yaklaşmış olabileceğine ve temiz teknolojilerin özellikle küresel güneyde hızla yayıldığına dair işaretler bulunuyor. Birçok şirket iklim hedeflerine ulaşsa da, siyasi baskılardan kaçınmak için bunu yüksek sesle dile getirmemeyi tercih ediyor. Bu süreç, jeotermal enerji gibi daha az konuşulan alanlara da dikkat çekiyor. 

Teknoloji ise yalnızca çevreyi değil, insan bedenini de yeniden şekillendiriyor. Daha ucuz ve hap formunda geliştirilen yeni nesil kilo verme ilaçları ile performans artırıcı maddelere dair etik tartışmayı sporun dışına taşıyarak geniş kitlelerin gündemine sokuyor. Standage’ın “Ozempic oyunları” benzetmesi, yapay zeka ve biyoteknolojiyle birlikte bedenin de optimize edilmesi gereken bir alana dönüştüğünü anlatıyor. Bu durum sağlık, eşitsizlik ve adil rekabet gibi soruları aynı anda gündeme getirirken, iklim ve teknolojiyle beden tartışmalarını 2026’da özellikle genç ve şehirli kuşaklar için ortak bir etik zeminde buluşturuyor.