Avrupa’da merkez siyasetin gerilemesi uzun süredir tartışılıyor. Aslında bu aşınma bir anda ortaya çıkmadı. 2008 Küresel Finans Krizi, merkez sağ ve merkez sol partilere duyulan güveni ciddi biçimde sarstı. Ardından artan işsizlik, sosyal devlet politikalarının zayıflaması ve 2015’teki mülteci krizi, seçmenleri giderek daha fazla alternatif arayışlara itti. Ortaya çıkan tablo, sadece aşırı sağın yükselişiyle sınırlı kalmadı; merkez partiler de söylemlerini ve politikalarını bu yeni dengelere göre değiştirmeye başladı. Bugün bu sürecin üzerine bir de Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde izlediği, ulusal çıkarları öne çıkaran ve küresel entegrasyona daha mesafeli duran politikalar ekleniyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en güçlü hatlarından biri sayılan ABD-AB ortaklığının zayıflaması, Avrupa’daki liberal düzeni daha kırılgan hale getiriyor. Göç, ekonomik belirsizlik ve siyasi istikrarsızlıkla zaten baskı altında olan ülkelerde ise iç politika dengeleri artık çok daha hassas bir noktaya taşınmış durumda.
12 Nisan’da gerçekleşen Macaristan parlamento seçimleri, bu atmosferdeki Trump etkisi hakkındaki soru işaretlerini yeniden gündeme taşıdı. Seçimlerde aşırı sağ Fidesz partisinin lideri Viktor Orban, muhalefet cephesi lideri Peter Magyar’a kaybetti ve 16 yıllık iktidarı sona erdi. Diğer yandan seçim sürecinde Trump’ın başkan yardımcısı JD Vance aracılığıyla Orban’a tam desteğinin, kararsız seçmenler üzerinde Fidesz için olumsuz etki yarattığına dair görüşler ortaya atıldı. Beyaz Saray’dan gelen bu desteğin kararsız Macar seçmenleri arasında Orban için en azından olumlu etki oluşturmaması bir yana, Trump’ın ikinci döneminden itibaren küresel siyasette daha sert söylemler kullandığı ve yeni bölgesel krizlere kapı araladığı yeni dönemde aşırı sağ partilerin politikalarının nasıl şekilleneceği merak konusu.
Almanya: AfD’nin Yükselişi
Trump sonrası küresel siyasette en önemli seçimlerden biri, 23 Şubat’ta Almanya’da gerçekleşti. X platformunun sahibi Elon Musk’ın açıkça destek verdiği ve kampanyasına katıldığı aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisi, oy oranını ikiye katlayarak ülkenin en büyük ikinci partisi konumuna yükseldi. Seçimden birinci çıkan merkez sağ CDU/CSU, Friedrich Merz liderliğinde göç politikalarında daha sert bir tutum benimseyerek oyların %28,5’ini aldı ve parlamentoda 208 sandalye kazandı. AfD ise 152 sandalye ile güçlü bir muhalefet partisi haline geldi. SPD, Yeşiller ve Sol Parti gibi daha sol eğilimli partilerin toplam sandalye sayısı ise 269 oldu. AfD’nin yeni hükümette doğrudan iktidar ortağı olması düşük bir ihtimal olarak görülse de, oy oranlarını ciddi ölçüde artırması Almanya’da dengelerin değişebileceğinin sinyallerini veriyor.
Birleşik Krallık: Farage ve Reform UK
Aşırı sağ söylemleriyle bilinen Nigel Farage liderliğindeki Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP), Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmasında oldukça etkili olmuştu. Süreçte Brexit Party ismiyle yeni bir siyasi oluşum kuran Farage, ülkesinin AB’den ayrılması üzerine Reform UK adıyla Birleşik Krallık’ta aşırı sağın merkezi konumuna geldi.
2019 genel seçimlerinde geçerli oyların %2’sini alan Reform UK, 2024 genel seçimlerinde oy oranını 7 katına çıkararak %14,3 oy oranıyla İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti’nin ardından üçüncü sırada yerini aldı. Ancak Reform UK, dar bölge seçim sistemi nedeniyle aralarında Farage’ın da parlamentoda ilk kez yer aldığı 5 milletvekiliyle temsil ediliyor.
Fransa: Le Pen ve Ulusal Birlik
AB’nin kurucu devletlerinden Fransa’da Marine Le Pen liderliğindeki Ulusal Birlik (Rassemblement National - RN) partisi, göçmen karşıtlığı söylemleriyle dikkat çekiyor. Antisemitizm, kürtaj ve idam cezası gibi konularda öne çıkan Ulusal Cephe, 2018 yılında isim değişikliği ile birlikte söz konusu konulardaki politikalarından da vazgeçerek Ulusal Birlik adını almıştı.
2022 yılında gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde önceki yıllardaki gibi adaylığını ilan eden Le Pen, Emmanuel Macron ile beraber ikinci tura kalmıştı. Le Pen, ikinci turda yine Macron’a kaybetse de %41,5 oy oranına ulaşmasını “açık bir zafer” olarak nitelendirdi. 2022 yılı parlamento seçimlerinde %17,3 seviyesinde kalan Ulusal Birlik ise 89 sandalye ile Fransa Ulusal Meclisi’nde yerini aldı.
2024’te Macron’un erken seçim kararı almasının ardından gerçekleşen ulusal seçimlerinde Ulusal Cephe, oy oranını neredeyse iki kat artırarak %33,2 seviyesine çıkardı. Seçimlerden 3. parti olarak çıkan Ulusal Birlik, Fransa parlamentosunda 142 sandalye ile temsil hakkı kazandı.
İspanya’da Vox, Portekiz’de Chega
2013 yılında merkez sağ Halk Partisi’nden (PP) ayrılarak kurulan Vox, Avrupa’da yükselen sağ popülist dalganın etkisiyle İspanya siyasetinde kendine sağlam bir yer edindi. Göçmen karşıtlığı, merkeziyetçiliği savunması ve LGBT haklarına yönelik sert tutumuyla öne çıkan parti, 2019 seçimlerinde %15 oy alarak 52 milletvekiliyle parlamentonun üçüncü büyük partisi haline geldi.
Vox’un yükselişi, Katalonya’daki bağımsızlık hareketi, yüksek işsizlik oranları ve hükümetin koalisyon kuramaması gibi iç siyasi krizlerle desteklendi. Ancak, 2023 seçimlerinde oy oranı %12,4’e gerileyerek 33 milletvekili kazandı. Buna rağmen, muhafazakar partilerle yaptığı ittifaklarla sağ bloktaki konumunu korumayı başardı. Son anketler, Vox’un oy oranının %13 seviyesine çıkarak yeniden yükseliş trendine girdiğini gösteriyor.
Yarımadanın diğer ülkesi Portekiz uzun süre Avrupa’daki sağ popülist dalgalara direnç göstermesiyle öne çıkan bir ülke. Fakat 2018 yılında ülkenin merkez sağ partisinden ayrılan André Ventura tarafından kurulan Chega, 2024 seçimlerinde %18 oy aldı ve 50 milletvekiliyle ülkenin en güçlü üçüncü partisi konumuna geldi. 2025’te gerçekleşen erken seçimlerde de yükselişini sürdüren Chega, oyların %22,8’ini alarak milletvekili sayısını 60’a çıkardı ve mecliste ikinci parti konumuna yükseldi. Parti, özellikle ekonomik sorunlar, göç politikaları ve geleneksel partilere duyulan hoşnutsuzluk üzerinden tabanını genişletmeye devam ediyor.
İtalya: Merkezin En Erken Çöktüğü Ülke
Avrupa’nın en istikrarsız siyasi iklimine sahip İtalya’da merkez siyasetin güç kaybı 1990’ların sonundan bu yana görünür olan bir olgu. Geleneksel olarak merkez sağ ve merkez sol partilerin oluşturduğu ittifaklar sistemiyle yönetilen İtalyan siyasetinde, 2018 seçimleri bir kırılma noktası oldu. Bu seçimlerde herhangi bir ittifaka dahil olmayan Beş Yıldız Hareketi (M5S), parti bazında en çok oy alan siyasi oluşum haline geldi. Merkez siyasetin zayıflamasıyla sağ ittifakta sağın uç skalasında konumlanan partiler kendini göstermeye başladı. Bu dönüşümün en büyük yansıması, 2022 seçimlerinde %26 oy alarak birinci parti konumuna yükselen ve Giorgia Meloni’yi başbakanlığa taşıyan Fratelli d’Italia (FdI) oldu. 2013 seçimlerinde yaklaşık %2 oy alabilen parti 10 yıl gibi kısa bir sürede İtalyan siyasetinin en güçlü partisi haline geldi.
FdI, kökenleri İtalya’daki faşist siyasi gelenekle ilişkilendirilse de, günümüzde kendisini Avrupa şüpheciliği temelinde konumlandıran muhafazakar bir parti olarak tanımlıyor. Meloni liderliğindeki hükümet, sağ ittifakın diğer iki büyük partisi olan Matteo Salvini’nin yönettiği Lega ve Silvio Berlusconi tarafından kurulan, Berlusconi’nin ölümünden sonra Antonio Tajani liderliğinde devam eden Forza Italia (FI) ile birlikte yönetiliyor.
Diğer Avrupa Ülkeleri Ne Durumda?
Avrupa’nın köklü demokrasilerinde aşırı sağın yükselişi dikkat çekerken, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde de bu eğilim giderek güçleniyor. Polonya’da Hukuk ve Adalet Partisi (PiS), 2023 seçimlerinde 8 yıllık iktidarını kaybetmesine rağmen %35 oy alarak önemli bir siyasi aktör olmaya devam etti. Romanya’da, 2019’da kurulan aşırı sağcı AUR partisi, özellikle genç seçmenler arasında hızla popülerleşti ve 2024 seçimlerinde %18 oy alarak ülkenin ikinci büyük partisi haline geldi. Slovakya’da ise Robert Fico’nun Smer-SD partisi, aşırı sağ söylemleri kullanarak 2023 seçimlerini kazandı ve hükümeti kurdu. Hollanda’da İslam karşıtı söylemleriyle bilinen Geert Wilders liderliğindeki Özgürlük Partisi (PVV), 2023 seçimlerinden birinci parti olarak çıktı ve üç merkez sağ partiyle koalisyon kurdu. 2025’te PVV’nin koalisyondan çekilmesiyle erken seçime gidilen Hollanda parlamentosu seçimlerinde ise partinin konumu %16,6 ile ikinci sıraya geriledi.
Aşırı sağın yükselişi Avrupa genelinde ekonomik krizler, göç politikaları, AB karşıtlığı ve İslamofobi gibi unsurlarla ilişkilendiriliyor. Ancak bu süreç sadece aşırı sağ partilerin güç kazanmasıyla sınırlı değil; aynı zamanda merkez sağ partilerin de aşırı sağ söylemleri giderek daha fazla benimsemesi dikkat çekiyor. Bu eğilim, aşırı sağ, popülist sağ ve genel olarak popülizm kavramlarının yeniden tanımlandığı bir dönemi beraberinde getiriyor. “Kale Avrupası” olarak adlandırılan yeni siyasi anlayış, yalnızca aşırı sağ partilerin yükselişini değil, aynı zamanda bu ideolojilerin ana akım siyaset içinde meşruiyet kazanmasını da sağlıyor.