Yazar:
Gül Hür
İsrail’in ABD ortaklığıyla 28 Şubat 2026’da İran’a saldırmasıyla başlayan savaş dünya gündemini etkisi altına almışken, savaşın ilk gününden itibaren İsrail İran’ın üst düzey yöneticilerini ve ruhani liderlerini doğrudan hedef aldı. İran devlet medyası ve resmi açıklamalar, saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in yanı sıra Savunma Konseyi Sekreteri Ali Şemhani, Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Pakpur, Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Mousavi ve Savunma Bakanı Aziz Nasirzade’nin öldüğünü doğruladı. İsrail ise bu isimlerin dışında İran’ın askeri ve güvenlik yapısında görev yapan başka üst düzey isimlerin de öldürüldüğünü iddia ediyor. Ancak bu ölümlerin önemli bir kısmı İran tarafından resmi olarak doğrulanmış değil. 
Tüm bu süreçte hem İran’ı hem de dünya kamuoyunu en fazla sarsan gelişmelerden biri, savaşın başladığı 28 Şubat gününde İsrail’in İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’i öldürmesi oldu. Bu ölümün ardından bütün gözler İran’a çevrildi. Uzun yıllardır dünyaya kapalı bir sistemle yönetilen ve savaş başlamadan önceki halk protestolarında uygulanan internet kısıtlamaları nedeniyle bilgi akışının oldukça sınırlı olduğu İran’ın bundan sonra nasıl bir yol izleyeceği ve yeni dini liderin nasıl belirleneceği gibi sorular dünya kamuoyunun odağına girdi.
Uzun sayılabilecek bir bekleyişin ardından ise 9 Mart günü İran Uzmanlar Meclisi, Ali Hamaney’den sonra liderlik makamına oğlu Ali Hamaney’in oğlu Müçteba Hamaney’in “ezici oy çoğunluğuyla” seçildiğini duyurdu.
İran’da dini liderlerin nasıl seçildiği ve onu seçen makamların nasıl çalıştığı soruları ise gündemden düşmüyor.
Devrimden Önce: Şah Boyunduruğundaki Monarşi
İran her zaman bugünkü şekliyle yönetilmiyordu. Ülke, uzun yıllara yayılmış son derece değişken ve dinamik bir modern tarihe sahip.
1979 yılına kadar İran, resmi olarak anayasal monarşi ile yönetilen bir imparatorluktu. Ancak 1953’te gerçekleşen darbeden sonra ülkenin siyasi gücü büyük ölçüde Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin elinde toplandı ve yönetim giderek merkezileşti. Bu darbe, petrol politikaları ile bağlantılı olarak Britanya ve ABD’nin destek verdiği bir operasyon sonucunda gerçekleşti. Britanya ve ABD, İran’ın petrolünü millileştiren Musaddık hükümetinin kendi çıkarlarını tehdit ettiğini düşündüğü için bu darbeyi desteklemişti.

Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/File:Operationajax.jpg 

Darbenin ardından Başbakan Muhammed Musaddık görevden alındı ve kısa süre sonra tutuklandı. Devlet yapısı büyüdü ve rejim; ordu, bürokrasi ve saray çevresindeki güç ağlarına dayanarak iktidarını güçlendirdi. Bu süreçte Muhammed Rıza Şah Pehlevi yeniden iktidarın merkezine yerleşti ve yönetim giderek daha güçlü biçimde şahın kontrolüne girdi. İran petrolü ise 1954’te yapılan bir anlaşmayla üretim ve pazarlaması uluslararası şirketlerden oluşan bir konsorsiyumun kontrolüne bırakıldı ve gelirler İran ile bu şirketler arasında paylaşıldı. Birçok tarihçi, bu darbenin İran’da biriken siyasi gerilimleri artırdığını ve 1979’daki İslam Devrimi’ne giden sürecin önemli dönüm noktalarından biri olduğunu belirtir.
Şah’ı destekleyenler bu dönemi hızlı modernleşme yılları olarak görür. Özellikle “Beyaz Devrim” adı verilen reform programı okuryazarlığı artırmayı, eğitim ve sağlık hizmetlerini genişletmeyi ve şehirleşmeyi hızlandırmayı amaçladı. Buna karşılık aynı dönem; eşitsizlik, yolsuzluk ve siyasi baskının da arttığı bir dönem olması nedeniyle eleştirilir. 1970’lerin ortasına gelindiğinde İran’da siyaset büyük ölçüde tek partiye yakın bir yapı ve sıkı devlet kontrolü altında yürüyordu.
Devrimden Sonra: Dini Denetimi Olan Bir Cumhuriyet 
1979’da Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin öncülüğünde gerçekleşen İran İslam Devrimi, ülkedeki monarşiyi sona erdirdi ve yeni bir siyasi düzen kurdu. 1979 devriminden sonra kabul edilen yeni anayasa, seçimlerin yapıldığı ancak nihai denetimin Rehberlik makamında yani Dini Lider’de, yani o dönem için Humeyni’de, olduğu bir sistem kurdu. 

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cql93q854ngo 

İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’na göre yasama, yürütme ve yargı organları faaliyetlerini liderliğin gözetimi altında yürütür. Cumhurbaşkanı ve hükümet yürütme görevini yerine getirir, ancak bazı yetkiler doğrudan dini lidere bağlıdır. Dini Lider’in yetkileri ise oldukça geniş. Genel devlet politikalarını belirleme, silahlı kuvvetlerin başkomutanlığı gibi görevler bu makamın yetkileri arasında yer alıyor. Bu nedenle İran’da cumhurbaşkanları ve parlamentolar seçimlerle değişse bile devletin en üst otoritesi Dini Lider olarak kabul edilir. 
Bu yeni sistemdeki önemli kurumlardan biri de Anayasayı Koruma Konseyi’dir. 12 üyeden oluşan bu kurulun altı din alimi doğrudan Dini Lider tarafından atanır, diğer altı üye ise yargı erkinin önerdiği adaylar arasından parlamento tarafından seçilir. Konsey hem yasaları denetler hem de seçimleri gözetir. Bu nedenle pratikte hangi adayların seçimlere katılabileceği üzerinde önemli bir etkisi bulunur. 
Anayasada ayrıca İslam Devrim Muhafızları Ordusu da özel olarak tanımlanmıştır. Bu kurumun görevi devrimi ve kazanımlarını korumak olarak belirtilir. Böylece güvenlik aygıtı, devrim sonrası siyasi sistemin kalıcı bir parçası haline getirilmiştir.
Şiilikte Neden Bir Dini Lider Siyasi Otorite Olabilir? 
İran’daki sistemin anlaşılabilmesi için On İki İmamcı Şiilik inancını bilmek gerekir. Bu inanca göre Müslüman toplumunun gerçek liderleri Hz. Muhammed’den sonra gelen On İki İmam’dır. Şiilere göre son imam olan 12. İmam gizlenme (gaybet) dönemine girmiştir ve ileride geri dönecektir. İmamın yokluğunda günlük dini hayatın otoritesi, müctehid adı verilen yüksek din alimlerine geçer. Zaman içinde bu durum merci-i taklid adı verilen bir kuruma yol açmıştır. Bu makam, müminlerin dini konularda görüşlerine başvurabileceği en üst düzey din alimlerini ifade eder. 

Kaynak: https://www.aljazeera.com/gallery/2024/7/16/photos-muslims-worldwide-mark-ashura 

1979 devriminin getirdiği yenilik, bu dini otorite fikrinin devlet yönetimine uygulanması oldu. Ruhullah Humeyni, “velayet-i fakih” adı verilen bir teori geliştirdi. Bu görüşe göre imamın yokluğunda devleti adil ve yetkin bir İslam hukukçusu yönetmelidir. İran Anayasası da bu düşünceyi benimseyerek, gaybet döneminde liderliğin dindar ve ehil bir fakih tarafından yürütülmesini öngörür. 
Ayetullah Nedir?
Kelime anlamı olarak Allah’ın ayeti/delili veya Allah’ın işareti anlamlarına gelen Ayetullah, Şii İslam’da kullanılan bu unvan, bir din adamının yüksek fıkıh bilgisine, Kur’an ve sünnet alanında içtihat yapabilecek seviyede ilmi yetkinliğe sahip olduğunu ifade eder. Halk tarafından ilahi hakikatlerin tercümanı olarak görülen bu alimler “merci‑i taklid” olarak da anılır.
Bu makam, uzun süren eğitim ve mesleki itibarla elde edilir; Şii dini eğitim sistemindeki uzun bir hiyerarşinin üst basamaklarına çıkmayı gerektirir. Bu süreç genelde medresede talebe olarak başlar, kişi temel İslam ilimlerini öğrenir. Ardından Huccetü’l-İslâm seviyesine gelir. Bu aşamada artık orta düzey bir din alimi sayılır ve ders verebilir. Daha ileri bir aşamada, İslam hukukunda bağımsız yorum yapabilen yani müctehid kabul edilenler Ayetullah olarak anılmaya başlar. Bunun da üstünde, çok daha geniş kabul gören ve başkalarının kendisini dini konularda örnek aldığı en yüksek otoriteler ise “Ayetullah el-Uzma (Büyük Ayetullah)” yani merci-i taklid olur.

Kaynak: https://www.politico.com/news/2026/02/28/ayatollah-khamenei-iran-leadership-00806167 

Özetle, Ayetullah olmak yıllar süren eğitim, akademik üretim ve diğer alimler tarafından kabul görme sonucunda ulaşılan üst düzey bir aşamadır. Bu meşakkatli süreç nedeniyle herkes Ayetullah olamaz. Sadece büyük medreselerde uzun yıllar okuyan ve meslektaşlarınca müctehid kabul edilen az sayıdaki fakih bu ünvanı alır. Günümüzde İran’da yaklaşık 80 civarında ayetullahın bulunduğu biliniyor.
Dini Lider Nasıl Seçilir ve Nasıl Değişir? 
İran’da Dini Lider’in kim olabileceği anayasanın 109. maddesinde tanımlanır. Buna göre liderin, İslam hukukunda fetva verebilecek düzeyde ilmi yeterliliğe sahip bir fakih olması, adaletli ve takvalı bir kişilik göstermesi, ayrıca siyasi ve toplumsal konularda basiret, cesaret ve yönetme kabiliyeti taşıması gerekir. Bu maddede “Ayetullah” ya da “Büyük Ayetullah” unvanı zorunlu tutulmaz, yalnızca yüksek düzeyde dini yetkinlik aranır. Eğer bu niteliklere sahip birden fazla aday varsa, fıkıh ve siyaset alanında en yetkin olan kişi tercih edilir. 
Ancak şunu da belirtmek gerekir ki 1979 Anayasası’nda liderin mutlaka “merci-i taklid” yani Büyük Ayetullah olması şartı vardı. Ancak 1989’da, Humeyni’nin ölümünün ardından yapılan değişiklikle bu zorunluluk kaldırıldı ve sadece fetva verebilecek seviyede bir fakih olmak yeterli sayıldı. Bu sayede, o dönemde “Huccetü’l-İslâm” olan Ali Hamaney lider seçilebildi ve sonradan Ayetullah unvanı aldı. Günümüzde pratikte liderlerin çoğu üst düzey din adamı olsa da Ayetullah olmaları bir zorunluluk değil. 
Peki İran’da dini lider nasıl seçilir? Bu görev Uzmanlar Meclisi adlı din adamlarından oluşan bir kurul tarafından belirlenir. Bu Meclis, 2024 itibarıyla 88 üyeden oluşur ve bu üyeler, adaylıkları önce Anayasayı Koruma Konseyi tarafından onaylandıktan sonra halk tarafından doğrudan seçimle her 8 yılda bir seçilir. Kurulun üyeleri seçimle belirlenmesine rağmen adaylar dini yeterlilik açısından denetlendiği için kimlerin aday olabileceği de sınırlı olur. Anayasaya göre Uzmanlar Meclisi, lideri seçmekten sorumludur. Liderin sahip olması gereken özellikler arasında yüksek düzeyde İslam hukuku bilgisi, dindarlık, adalet duygusu ve siyasi yönetim yeteneği sayılır. 
Lider ölür, istifa eder veya görev yapamaz hale gelirse Uzmanlar Meclisi yeni lideri seçmek zorundadır. Yeni lider seçilene kadar geçici bir mekanizma devreye girer. Cumhurbaşkanı, yargı başkanı ve Anayasayı Koruma Konseyi’nden bir din adamından oluşan üç kişilik geçici bir kurul liderin görevlerini üstlenir.